Harikalar Lügatı: Mahir Ünsal Eriş’ten hikâye evreni

Mahir Ünsal Eriş, Harikalar Lügatı’nın oluşumunu, Nüvid Bey’in yolculuğunu, dil arayışını ve romanın edebiyatındaki yerini anlatıyor.

Mahir Ünsal Eriş’in yeni romanı Harikalar Lügatı, 19. yüzyılın sonlarında Anadolu’dan Kudüs’e uzanan, kelimelerle, hikâyelerle ve insanlarla örülü geniş bir anlatı dünyası kuruyor. Romanın merkezindeki Nüvid Bey, gördüğü sıra dışı bir rüyanın ardından hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkıyor. Şemsettin Sami ile karşılaşması ve peş peşe gördüğü anlam yüklü rüyalar, onu bir lügat hazırlamak üzere yola koyulmaya yöneltiyor.

İstanbul’da yaşayan otuzlu yaşlarındaki Nüvid Bey’e bu yolculukta Nikolaki eşlik ediyor. İkilinin uğradığı her durak, yeni bir insanın ve yeni bir anlatının kapısını açıyor. Birbirine eklenen kıssalar, roman boyunca zaman zaman Binbir Gece Masalları’nı dinleyen bir topluluğun içindeymişiz hissi yaratıyor. Ancak Harikalar Lügatı yalnızca bir yolculuk romanı olarak kalmıyor; dilin, hikâyelerin ve insanların birbirine temas ederek yeni anlamlar ürettiği kapsamlı bir evren ortaya çıkarıyor.

Romanın ortaya çıkışını, dil dünyasını ve Nüvid Bey’in serüvenini Mahir Ünsal Eriş’le konuştuk.

“İlk kıvılcım bir hikâyeydi”

Harikalar Lügatı hangi fikirden doğdu? Romanı ne kadar sürede tamamladınız?

Romanın başlangıç noktası, bugün Harikalar Lügatı içinde “Füseyfisâ” maddesinde yer alan dişçi-berber hikâyesiydi. Bu hikâyenin ortaya çıkışının üzerinden yaklaşık altı yıl geçti. Sonrasında küçük hikâyeler biriktirdiğimi fark ettim ve defterlerimi bunlarla doldurmaya başladım. Nüvid Bey’in macerasına uygun olacağını düşündüğüm hikâyelerin sayısının 99’a ulaşmasını bekledim. Romanın ilk cümlesini 2 Temmuz 2026’da yazdım, dosyayı ise 21 Mart’ta teslim ettim. Yazım süreci yaklaşık dokuz ay sürdü; fakat romanı besleyen malzeme altı yıl içinde birikti.

Romanda eski sözlükler ve kelimeler neredeyse yaşayan birer karakter gibi. Hikâyeler mi kelimeleri çağırdı, yoksa kelimeler mi sizi hikâyelere götürdü?

Hikâye her zaman kendi evrenini kuruyor. Bu romanda da kendi zamanını, kelime hazinesini, ritmini, sesini ve karakterlerini hikâye belirledi.

19. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin ruhunu bugünün okuruna taşıyan dili kurarken en çok neye dikkat ettiniz?

Dili bugünün Türkçesiyle dengelemek benim için başlı başına bir zorluk olmadı. Asıl dikkat edilmesi gereken, 19. yüzyılın sonlarında henüz bilinmeyen kelimeleri, kavramları ve nesneleri metne farkında olmadan taşımamaktı. Bugün günlük hayatımızda doğal biçimde kullandığımız “kahvaltı”, “bavul”, “havlu” ve “tren” gibi kelimelerin o dönemde mevcut olmadığını göz önünde bulundurmaya büyük özen gösterdim.

Şemsettin Sami’yi kurmaca bir anlatının içine yerleştirirken gerçek ile hayal arasındaki dengeyi nasıl gözettiğiniz?

Bunu bilinçli olarak kurduğumu ya da kurmaya çalıştığımı söyleyemem. Her şey kendi doğal akışı içinde gelişti. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu belki yalnızca Şemsettin Sami biliyordur; belki ben de biliyorumdur.

“Aşk hikâyeyi değiştirir”

Tula’nın Nüvid Bey’in yönünü Urfa’dan Kudüs’e çevirmesi önemli bir kırılma noktası. Bu değişimin arkasındaki temel duygu neydi?

Bu, önceki kitaplarımda da vurgulamaya çalıştığım bir düşünceydi: Aşk hikâyeyi değiştirir. Hikâye değiştiğinde, son da değişir.

Önceki kitaplarınızda daha çok bugünün insanını ve gündelik hayatı anlatıyordunuz. Harikalar Lügatı ise dili, yapısı ve tarihsel atmosferiyle farklı bir yerde duruyor. Bu romanı yazarlık serüveninizde bir dönüm noktası olarak görüyor musunuz?

Arkadaşlarım arasındaki sohbetlerde bu kitaptan “kalfalık dönemi” eserim diye söz ediyorum. Bu roman, benim için yalnızca hacmi, kurgusu veya dili bakımından bir meydan okuma değildi. Her köşesine ayrı bir emek verdim. Yazılar ve diller tasarladım, romana özel bir Türk musikisi makamı oluşturdum. Aksi belirtilmediği sürece beyitleri aruz ölçüsüyle kendim yazdım; mezar kitabelerini kurguladım ve gerektiği yerlerde tarih düşürdüm. Metinde yer alan Kur’an ayetlerini, meallere başvurmadan kendi Arapçamla tercüme ettim.

Bu dünyayı kurabilmek için 19. yüzyıl ortalarındaki nöroloji makalelerinden Mormon anlatılarına, menakıbnamelerden seyahatnamelere kadar on binlerce sayfa okudum. Belgeleri inceledim, haritalara ve resimlere baktım. Daha önce hiç görmediğim yerleri ayrıntılarıyla zihnimde canlandırdım, tatmadığım yemekleri bulup pişirdim ve hiç var olmayan şarkıları dinledim. Bu dünyayı oluşturabilmek için bir anlamda onun kendisi oldum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bundan sonra hiçbir şey yazmasam da olurmuş gibi hissediyorum. İlk kez ortaya çıkardığım işten bu kadar memnunum.

Harikalar Lügatı, bugüne kadar biriktirdiğiniz anlatma arzusunun tek kitapta toplanmış hâli gibi okunuyor. Siz de böyle düşünüyor musunuz?

Yazım sırasında ben de bu duyguyu taşıyordum. Fakat başladığım her işte benzer bir heyecan duyuyorum. Aksi hâlde kendimi masanın başında tutmayı başaramazdım.

Bir hikâyenin başka bir hikâyeyi doğurduğu bu anlatım biçimini sonraki romanlarınızda da sürdürecek misiniz?

Buna kesin bir cevap vermek kolay değil. Yazmayı ve roman ya da öykü kurmayı bir mühendislik çalışması gibi görmüyorum; yazarlığı da bir kariyer planı olarak değerlendirmiyorum. Bu nedenle neyi, ne zaman, nasıl ve hangi motivasyonla yazacağımı önceden kestiremiyorum. Beni harekete geçiren şey hikâye. Hikâye beni peşinden sürüklediğinde, gerisini onun belirlediğini hissediyorum. Bundan sonra ne olacağını ben de merakla bekliyorum.

Okurlarınızı heyecanlandıracak yeni çalışmalarınız var mı?

Şimdilik ayrıntılarını açıklamak istemediğim bir çalışma var. Bu yeni bir roman değil, bir çeviri projesi. Gücümün, zamanımın ve enerjimin yetip yetmeyeceğini bilmiyorum; uzun ve iddialı bir iş. Ancak beni çok heyecanlandırıyor ve neredeyse tüm zamanımı buna ayırıyorum. Hayatımı değiştirdiğimi söyleyebilirim. Bunun yanı sıra yakında yayımlanacak çocuk kitaplarım ve çevirilerim var. Yıl sonuna kadar tamamlamak istediğim bir öykü kitabı üzerinde de çalışıyorum.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu