Fransa’da Rum Yönetimi’nin Yargı Sürecine Müdahalesi

Fransa’da Rum Yönetimi’nin Avrupa Tutuklama Emri kullanımı ve yargı sürecine müdahalesi tartışmalara yol açtı.

Fransa’da Kuzey Kıbrıs’taki mülklerle ilgili davalarda yaşanan son gelişmeler, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Tutuklama Emri mekanizmasını siyasi amaçlarla kullanma iddialarını yeniden gündeme getirdi.

Aralık 2025’te Fransa’nın Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi, KKTC vatandaşı Behdad Jafari hakkında Rum Yönetimi’nin çıkardığı Avrupa Tutuklama Emri doğrultusunda yaptığı iade talebini reddetti. Bu karar, Fransız yargısında kesinleşti ve Rum tarafının mülkiyet temelli cezai süreçleri Avrupa ülkelerine taşıma stratejisi açısından önemli bir hukuki yenilgi olarak değerlendirildi.

Ancak aynı mahkeme, bu kez bir Litvanya vatandaşı hakkında Rum Yönetimi’nin iade talebini kabul etti. İki dosyada yöneltilen suçlamaların, hukuki gerekçelerin ve iddiaların büyük ölçüde benzer olmasına rağmen, mahkemenin farklı karar vermesi, Fransız yargısındaki yaklaşımın değişip değişmediği konusunda soru işaretleri doğurdu. Bu kararın temyize açık olduğu belirtildi.

Jafari kararının ardından Rum Yönetimi, bu kararı ortadan kaldırmak ve benzer davalarda farklı sonuçlar elde edebilmek için yoğun hukuki ve diplomatik girişimlerde bulundu. Rum tarafının Fransa ile yoğun temaslar yürüttüğü ve Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nı diplomatik bir avantaj olarak kullandığı iddia ediliyor.

Bu çerçevede, Fransız savcılar ve yargı mensuplarının Kıbrıs’a davet edildiği, çeşitli programların düzenlendiği öne sürülüyor. Ancak bu girişimlerin Fransız yargı süreci üzerindeki etkisi kamuoyunda tartışmalara yol açtı.

Litvanya vatandaşı, 14 Mayıs’ta Cannes Film Festivali’ne gitmek üzere küçük çocuğuyla birlikte Nice Havalimanı’na indiğinde gözaltına alındı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin çıkardığı Avrupa Tutuklama Emri gerekçe gösterilerek tutuklanan iş kadını, iki gün boyunca nezarette tutuldu. Mahkeme tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Litvanyalı iş kadınının Fransa’dan ayrılmasına izin verilmedi ve haftada iki kez polis merkezine giderek imza vermesi istendi.

Litvanya vatandaşı, mahkemede kendisine yöneltilen suçlamaların varsayımlara dayandığını savundu. Hakkında herhangi bir yasa dışı faaliyeti kanıtlayan somut bir delil bulunmadığını belirten Litvanyalı iş kadını, suçlamaların Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan herkes için geçerli olabilecek kadar genel olduğunu ifade etti. Ayrıca, Güney Kıbrıs’taki hukuk bürolarıyla yaptıkları yazışmaları mahkemeye sunduklarını ve bu büroların bazı taşınmazların 1974 öncesindeki mülkiyet durumunun kesin olarak tespit edilemeyeceğini bildirdiklerini vurguladı.

Konuyu takip eden uzmanlar, Rum Yönetimi’nin mülkiyet meselesini Avrupa Tutuklama Emirleri aracılığıyla uluslararası bir baskı aracı haline getirmeye çalıştığını savunuyor. Aynı çevreler, Rum tarafının hukuki sürecin yanı sıra siyasi ve diplomatik kanalları etkin bir şekilde kullandığını, Türk tarafının ise uluslararası hukuk ve diplomasi alanında yeterli karşılık veremediğini belirtiyor.

Mülkiyet konusunun cezai soruşturmalar ve Avrupa Tutuklama Emirleri üzerinden siyasi bir mücadele aracı haline getirilmesinin, yalnızca bireysel davaları değil, Kıbrıs meselesinde yeniden başlatılması planlanan diyalog sürecini de olumsuz etkileyebileceği değerlendiriliyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin adada yeni bir müzakere zemini oluşturma çabaları sürerken, Rum tarafının mülkiyet meselesini uluslararası ceza süreçleri üzerinden tırmandırması güven ortamını zedeleyebilir. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin, taraflar arasındaki gerilimi artıracak uygulamaları teşvik etmek yerine Rum Yönetimi’ni mülkiyet meselesini siyasi baskı aracı olarak kullanmaktan vazgeçirmeye yönelik adımlar atması önem taşıyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu