Gülen Ada ve Denizkızı öykülerinde deniz ve özgürlük

Gülen Ada ve Denizkızı öyküleri, Halikarnas Balıkçısı’nın deniz, doğa, özgürlük ve sevgi anlayışını fantastik unsurlarla nasıl yansıttığını gösteriyor.

Türk edebiyatında denizi, Ege kıyılarını ve deniz emekçilerinin yaşamını kendine özgü şiirsel diliyle anlatan en önemli yazarlardan biri Halikarnas Balıkçısı, asıl adıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı’dır. Onun eserlerinde deniz yalnızca bir mekân değildir; özgürlüğün, cesaretin, dayanışmanın ve insanın doğayla bütünleşmesinin simgesidir. Balıkçı’nın öykülerini okuyan kişi, adaları, kayalıkları, dalgaları, mağaraları ve balıkçıları canlı bir dünyanın parçası olarak görür.

Şadan Gökovalı’nın hazırladığı Ege’den Denize Bırakılmış Bir Çiçek adlı seçkide yer alan Gülen Ada ve Denizkızı öyküleri, yazarın bu yaklaşımını farklı anlatım biçimleriyle ortaya koyar. Her iki metinde de fantastik öğeler, doğa ile insan arasındaki ilişkiyi açıklamak ve maddiyatla özgürlük arasındaki çatışmayı görünür kılmak için kullanılır.

Deniz insanı ile kara insanı arasındaki karşıtlık

Halikarnas Balıkçısı’nın anlatı dünyasında temel ayrımlardan biri, insanların “kara insanları” ve “deniz insanları” olarak değerlendirilmesidir. Kara insanı çoğu zaman mal, mülk, para ve kişisel çıkarla ilişkilendirilir. Deniz insanı ise tehlikelerle iç içe yaşamanın verdiği bilinçle daha cesur, dürüst, dayanışmacı ve özgür ruhlu bir karakter taşır.

Bu karşıtlık, yazarın hümanist dünya görüşüyle de bağlantılıdır. Balıkçı; çıkarcılık, haksızlık ve sömürü yerine sevgi, adalet, iyilik ve erdemi öne çıkarır. Ege’nin tarihini ve mitolojik birikimini de dikkate alan bu anlayışta doğa, insanın karşısında duran edilgen bir varlık değil, kendi ruhu ve iradesi bulunan canlı bir bütündür.

Gülen Ada’da doğayla kurulan büyülü bağ

Gülen Ada, deniz ve ada tutkusuyla yaşayan Deli Davut’un çevresinde gelişen, masalsı ve büyülü gerçekçi özellikler taşıyan bir öyküdür. Davut, adalara duyduğu tutkuyla sıradan bir deniz meraklısından ayrılır. Denizin ritmini hisseden, doğayla birlikte yaşayan bu dürüst ve cesur adam, Arşipel’de en çok Gülen Ada’yı sever.

Öyküde ada, insan özellikleri taşıyan bir varlık olarak karşımıza çıkar. Deli Davut’u sevinçle karşılar; dalgaları, köpükleri, kayaları ve ağaçlarıyla adeta güler. Bu kişileştirme, doğa ile insan arasındaki duygusal yakınlığı güçlendirir. Davut’un ada ile ilişkisi, yalnızca bir sevgi bağını değil, insanın doğayla aynı ruhsal bütünlük içinde var olabileceği düşüncesini de simgeler.

Balıkçı, adanın gülüşünü bütünüyle doğaüstü bir olay olarak bırakmaz. Denizaltındaki mağaralara ve tünellere giren dalgaların oluşturduğu sesleri, adanın kahkahasının doğal açıklaması olarak sunar. Ancak bu açıklama, anlatının masalsı niteliğini ortadan kaldırmaz. Aksine, gerçekçi bir ayrıntı ile şiirsel hayal gücü aynı sahnede birleşir.

Öykünün karşıt karakteri Murat Kocadağ’dır. Büyük bir şirketin eksperi olan Kocadağ, sahip olduğu mal varlığı ve maddi gücüyle kendisini her şey üzerinde hak sahibi gören bir “kara insanı” görünümündedir. Gülen Ada’ya yaklaşırken de onun ruhunu anlamaya çalışmaz; adayı keşfedilecek ve belki de kazanca dönüştürülecek bir nesne gibi görür.

Kocadağ’ın hoyrat tavrı karşısında ada sert bir tepki verir. Kayalar, sular ve bitkiler onun davranışına karşı birleşmiş gibidir. Böylece doğa, insanın sınırsız sahiplenme arzusuna karşı kendi sınırlarını koruyan etkin bir güce dönüşür. Kocadağ’ın geri çekilmesiyle sonuçlanan bu karşılaşmada kazanan, maddi güç değil; doğayla uyum içinde yaşayan Deli Davut ve onun temsil ettiği değerlerdir.

Gülen Ada’nın sonunda yeniden sakinleşmesi, Davut’la arasındaki sevginin karşılıklı niteliğini pekiştirir. Ada, doğaya saygı duyan insana güzelliğini açarken onu sömürmeye çalışan kişiye direnmektedir. Bu yönüyle öykü, doğanın iyiliğe karşılık verdiği; haksızlık, güç tutkusu ve çıkarcılığa ise tepki gösterdiği düşüncesini taşır.

Denizkızı’nda aşk ve özgürlük arayışı

Denizkızı öyküsü, bir denizkızıyla evlendiğini söyleyen orta yaşlı bir adamın anlatımıyla başlar. Birinci tekil kişi ağzından kurulan metin, anlatıcının yaşadıklarını kendi gerçeklik algısı içinden aktarmasına imkân verir. Doktor raporunun sıradan ve soğuk diliyle anlatıcının düşsel, coşkulu dili arasındaki fark da bu nedenle önem kazanır.

Anlatıcı, deniz kıyısında gördüğü genç kadına âşık olur. Onu yalnızca güzel bir kadın olarak değil, denizden çıkmış, özgür ve başka bir dünyaya ait bir varlık olarak algılar. Ancak bu aşkın başlangıcında bile güç ilişkisi vardır. Varlıklı bir adam olan anlatıcı, genç kadını babasından ister; babasının maddi sıkıntıları da bu evliliğin kurulmasını kolaylaştırır. Genç kadının kendi iradesi ise dikkate alınmaz.

Evlilikten sonra denizkızı, özgür deniz yaşamından koparılarak eve kapatılır. Evdeki balıklarla aynı konumda bulunması, onun tutsaklığını simgeler. Zenginlik, gösterişli eşyalar ve toplumsal itibar, denizkızının gözünde özgürlüğün yerini tutmaz. Onun mutsuzluğu, anlatıcıya sahip olduğu servet ve mevkinin gerçek bir anlam taşımadığını fark ettirir.

Öyküde denizkızının avlanma biçimi de dikkat çekicidir. Anlatıcı ile genç kadının babası, onu altın ağlarla yakalanan bir balık gibi ele geçirir. Bu görüntü, para ve çıkar düzeninin insanı nasıl nesneleştirdiğini ortaya koyar. Denizkızı değerli madenlere ve gösterişli hayata değil, ait olduğu denize ve özgürce yaşayabileceği dünyaya yönelir.

Denizkızının kıyıda başka bir deniz insanıyla karşılaşması, onun gerçek kimliğini ve duygusal aidiyetini açığa çıkarır. İki deniz varlığının birbirine duyduğu aşk, anlatıcının sahip olma arzusuna karşılık özgür seçimi temsil eder. Genç kadın, kendisini kuşatan hayatı terk eder; değerli yüzüğünü denize atarak para, evlilik ve tutsaklıkla simgelenen geçmişinden kurtulur.

Anlatıcı bu ayrılıkla birlikte kendi yanılgısını da görür. Servetin, mevkinin ve saygınlığın aşkı satın alamayacağını anlar. Böylece öykü, yalnızca karşılıksız bir aşkın hikâyesi olmaktan çıkar; özgürlüğü mülkiyetle sınırlamaya çalışan anlayışın eleştirisine dönüşür.

İki öykünün ortak temaları

Gülen Ada ve Denizkızı öyküleri, farklı olay örgülerine ve anlatım tekniklerine sahip olsa da aynı değerler çevresinde birleşir. İlk öykü üçüncü kişi anlatımıyla masalsı bir doğa dünyası kurarken, ikinci öykü birinci kişi anlatımı sayesinde anlatıcının zihinsel ve duygusal karmaşasını öne çıkarır. Her iki metinde de fantastik unsurlar, gerçeklikten uzaklaşmak için değil, toplumsal ve ahlaki çatışmaları daha görünür kılmak için kullanılır.

Deniz, bu öykülerde sevginin, özgürlüğün, cesaretin ve içtenliğin alanıdır. Kara ise çoğu zaman para, mülkiyet, baskı ve çıkar ilişkileriyle özdeşleştirilir. Deli Davut ile denizkızı, doğayla uyum içinde yaşayan özgür ruhları temsil ederken Murat Kocadağ ve Denizkızı öyküsündeki anlatıcı, sahip olma arzusunun farklı biçimlerini gösterir.

Halikarnas Balıkçısı’nın anlatısında doğa, insanın üzerinde egemenlik kuracağı bir nesne değildir. Ona saygı duyan ve onunla bütünleşen kişiler doğanın güzelliğine yaklaşabilir; onu kendi çıkarına göre kullanmak isteyenler ise doğanın direnciyle karşılaşır. Bu nedenle her iki öykü de deniz sevgisini anlatmanın ötesine geçerek özgürlük, sevgi, mülkiyet ve insanın doğayla ilişkisi üzerine düşünmeye çağırır.

Balıkçı’nın şiirsel dünyasında gerçek özgürlük, maddi güçte ya da toplumsal konumda değil; sevgiye, doğaya ve yaşama açık bir ruh taşıyabilmektedir. Gülen Ada ile Denizkızı, bu anlayışı iki farklı fantastik anlatı üzerinden yeniden kurar ve yazarın deniz insanlarından, doğadan ve insanın özündeki iyilikten yana tavrını ortaya koyar.

Gülen Ada, Halikarnas Balıkçısı’nın Ege’den Denize Bırakılmış Bir Çiçek adlı seçkisinde yer almaktadır. Seçki, Şadan Gökovalı tarafından hazırlanmış ve Bilgi Yayınevi tarafından 2019’da yayımlanmıştır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu