Zulüm: En Büyük Günah, Adaletin ve Kul Hakkının İhlali
Zulüm; hakkı sahibine vermemek, adaletten sapmak ve kul hakkına girmektir. İslam, zulmün her biçimini yasaklar ve mazlumun yanında durmayı emreder.
Zulüm; haksızlık etmek, hak sahibinin hakkını vermemek ve bir şeyi layık olmadığı yerde kullanmaktır. Haksızlığın en büyüğü ise Allah’a ait olan hakkı başkasına vermektir. Bu nedenle Allah’a ortak koşmak, İslami anlayışta büyük bir zulüm olarak kabul edilir. Bunun yanında insanlara haksızlık etmek, kul hakkına girmek ve kişinin kendi nefsini günaha sürüklemesi de zulmün farklı görünümleridir.
Ebû Hüreyre’den nakledilen hadiste Resûlullah, “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” buyurur. Bu söz, Müslümanlar arasındaki ilişkinin temelinde adalet, dayanışma ve saygının bulunması gerektiğini ortaya koyar.
Enes’in aktardığı bir başka hadiste ise “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyrulur. Sahâbîlerin, zalime nasıl yardım edileceğini sorması üzerine Resûlullah, onun zulmetmesine engel olmanın gerçek yardım olduğunu açıklamıştır. Buna göre zalimi desteklemek değil, onu haksızlıktan uzaklaştırmak kardeşlik sorumluluğudur.
Zulme karşı adaletin tarafında durmak
Mekke’de zulmün yaygınlaştığı, güçlülerin zayıfları ezdiği ve şehir dışından gelenlerin korunmadığı bir dönemde Yemenli bir tacir, mallarını Âs b. Vâil’e satmış ancak karşılığını alamamıştır. Hakkını aramak için Mekke’nin ileri gelenlerine başvuran tacir, yardım göremeyince yaşadığı haksızlığı halka duyurmuştur.
Bu olayın ardından Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplanan adalet sahibi kişiler, Mekke’de kimsenin zulme uğramaması ve mazlumun hakkının mutlaka alınması konusunda anlaşmıştır. O sırada genç yaşta olan Muhammed b. Abdullah da bu topluluğun içinde yer almıştır. Hilfü’l-füdûl adı verilen bu anlaşmanın ilk sonucu, Yemenli tacirin hakkının Âs b. Vâil’den alınması olmuştur.
Resûlullah, yıllar sonra bu anlaşmayı olumlu şekilde anmış ve kendisine büyük servetler verilse bile böyle bir sözleşmeyi bozmak istemeyeceğini, İslam döneminde benzer bir çağrı yapılsa yine katılacağını ifade etmiştir. Bu yaklaşım, adaletin ve mazlumun hakkını savunmanın zamana ve kişiye göre değişmeyen bir ilke olduğunu gösterir.
Kur’an’da Lokman’ın oğluna verdiği öğüt aktarılırken, “Allah’a ortak koşma; şirkin büyük bir zulüm olduğu” bildirilir. Allah’ın ayetlerini inkâr etmek, peygamberleri ve peygamberliği reddetmek de zulüm kapsamında değerlendirilir. Çünkü insan bu tutumuyla yalnızca ilahi hakikati reddetmez, aynı zamanda kendisini iman ve kulluğun huzurundan mahrum bırakır.
Allah hiç kimseye zulmetmez. Ancak günah işleyen, nefsinin arzularına kapılan ve kendisini manevi zarara sürükleyen kişi kendi kendine zulmetmiş olur. Bununla birlikte tövbe kapısı açıktır. Kötülük yapan veya nefsine haksızlık eden kişi Allah’tan bağışlanma dilerse O’nu bağışlayıcı ve merhametli bulur.
Aileden komşuluğa uzanan sorumluluk
İslam, insanlar arasındaki ilişkilerde her türlü haksızlığı yasaklar. Veda Hutbesi’nde insanların kanlarının, mallarının ve onurlarının dokunulmaz olduğu vurgulanmıştır. Bu ilke, kişinin karşısındakinin sınırlarına saygı göstermesini, hakkını gasp etmemesini ve adaletten ayrılmamasını gerektirir.
Aile hayatında da zulme izin verilmez. Eşlerin birbirine kaba davranması, birbirinin haklarını çiğnemesi ve eziyet etmesi yasaktır. Anne ve babaların çocukları arasında ayrım yapmaması gerekir. Resûlullah, bir çocuğa mal verip diğerlerini dışlayan kişiyi uyarmış; çocuklar arasında adil davranmanın onların anne ve babaları üzerindeki hakkı olduğunu bildirmiştir.
Anne babaya saygısızlık etmek, onların haklarını görmezden gelmek ve akrabalık bağlarını koparmak da ağır sorumluluk doğuran davranışlardır. Komşunun kötü davranışlardan güven içinde olması ise imanın göstergelerinden biri olarak ifade edilmiştir. Başkasının malına haksız şekilde el koymanın ne kadar ağır bir sonuç doğuracağı, bir karış toprağa haksız sahip olan kişinin büyük bir sorumlulukla karşılaşacağı yönündeki hadisle anlatılmıştır.
Zulüm, muhatabın Müslüman olup olmamasına göre değişmez. Hayber’de Yahudilerin mallarına haksız şekilde el konulması ihtimali üzerine Resûlullah, antlaşmalı gayrimüslimlerin mallarının gasp edilemeyeceğini bildirmiştir. Can güvenliği verilen bir kişinin öldürülmesini de ağır bir zulüm olarak nitelendirmiştir. Savaş sırasında kadınların, çocukların ve yaşlıların öldürülmesini; insanların organlarının kesilmesini ve işkence edilmesini yasaklaması da bu anlayışın bir sonucudur.
Zalime destek olmamak
İslam, kabile veya grup taassubuyla haksızı savunmayı reddeder. Bir kişinin zalim ya da mazlum olmasına bakmadan kendi tarafını desteklemesi, cahiliye anlayışının bir yansımasıdır. Resûlullah’ın “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım edin.” sözü, zalimin zulmüne engel olma sorumluluğu şeklinde açıklanmıştır.
Bir haksızlığa tanık olan kişi, imkânı ölçüsünde zulmü engellemeye ve mazlumun hakkını korumaya çalışmalıdır. Ebû Bekir es-Sıddîk’ten nakledilen hadiste, insanların bir zalimin zulmüne engel olmaması hâlinde genel bir cezaya uğramalarının mümkün olduğu bildirilir. Bu uyarı, zulüm karşısında sessiz kalmanın ve haksızlığı normalleştirmenin toplumsal sonuçlarına dikkat çeker.
Zalime yardım etmek, onun haksızlığını savunmak veya adaletsizliğini görmezden gelmek ağır bir sorumluluktur. Zalim bir yönetici karşısında hakkı söylemek büyük bir mücadele olarak görülmüş, zulmün engellenmemesi toplumun tamamını tehdit eden bir durum kabul edilmiştir. Kur’an’da da zalimlerin kurtuluşa erişemeyeceği açıkça bildirilir.
Mazlumun da zulme boyun eğmemesi, hakkını koruması ve haksızlığı mümkün olduğunca önlemesi gerekir. Ancak uğradığı haksızlık, ona karşısındakine daha büyük bir kötülük yapma hakkı vermez. İnsan, kendisine yapılan kötülüğe karşılık verirken adaleti aşmamalıdır. İyiliğe iyilikle karşılık vermek, kötülük yapanlara ise zulmetmemek temel bir ahlak ilkesidir.
Mazlumun duası ve kul hakkı
Resûlullah, Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken mazlumun bedduasından sakınmasını öğütlemiş ve mazlum ile Allah arasında perde bulunmadığını bildirmiştir. Zalim, bir süre yaptığı haksızlıkların karşılığını görmüyor gibi görünse de mazlumun hakkının kaybolmayacağı vurgulanmıştır. Allah’ın zalime mühlet verebileceği, ancak onu yakaladığında bir daha kaçamayacağı ifade edilmiştir.
Zulüm, kıyamet gününde zalim için karanlıklar olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle insanların dünyadayken haksızlık ettikleri kişilerle helalleşmeleri istenmiştir. Ahirette hak sahipleri, kendilerine zulmedenlerin iyiliklerinden alacak; zalimin iyilikleri tükendiğinde ise mazlumların günahları onun üzerine yüklenecektir. En küçük haksızlık bile hak sahibiyle hesaplaşılmadan kapanmayacaktır.
Sonuç olarak İslam, Allah’a ortak koşmaktan başlayarak insanlara, canlılara ve kişinin kendi nefsine yönelik her türlü zulmü yasaklar. Kul hakkı, muhatabın inancından bağımsız olarak bütün insanları ilgilendirir. Bu nedenle adaleti korumak, haksızlığa engel olmak, mazlumun yanında durmak ve kimseye zarar vermemek temel sorumluluklardır.
Resûlullah’ın yaptığı dua da bu sorumluluğu özlü biçimde ifade eder: “Allah’ım! Fakirlikten, darlıktan ve zilletten sana sığınırım. Zulmetmekten ve zulme uğramaktan da sana sığınırım.”
Kaynak:




